12 Şubat 2016 Cuma

Einstein’dan 100, Interstellar’dan bir yıl sonra kanıtlandı: Kütleçekim dalgaları gerçek

Bilim dünyasının merakla beklediği açıklama yapıldı: Einstein’ın 100 yıl önce ortaya attığı, uzayı ve zamanı büken yerçekimsel dalgaların varlığı kanıtlandı. Son 50 yılın en büyük keşiflerinden biri olarak nitelenen bu olay, bir bilim insanının deyişiyle “kainata yeni bir pencere açıyor.”
ABD’deki California Teknoloji Enstitüsü, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ve LIGO Bilimsel İşbirliği Kurumu’na bağlı bilim insanları, bugün Massachusetts eyaletindeki Washington kentinde bir basın toplantısı düzenledi.
İşte 6 soruda insanoğlunun uzaya bakışını değiştirecek bu büyük keşif:
1) Albert Einstein’ın teorisi neydi? Neden önemli?

10 Şubat 2016 Çarşamba

Uzaya Açılan Gizli Kapılar Bulundu

Bilim adamlarının yeni keşfi, uzayda yolculuk çağını başlatabilir. Gizli kapılarda Dünya'dan Güneş'e kesintisiz yol var.

Uzaya Açılan Gizli Kapılar Bulundu


Iowa Üniversitesi araştırmacısı Jack Scudder, 'dünyanın manyetik alanında her gün yüzlerce kez açılıp kapanan gizli kapılar' buldu.
DÜNYA'DAN GÜNEŞ'E KESİNTİSİZ YOL
Scudder, bu kapıların zaman zaman uzun süre açık kalabildiğini ve 'gezegenimizden 93 milyon mil uzaklıktaki güneşin atmosferine kesintisiz bir yol oluşturduğunu' söylüyor.
X-noktası veya difüzyon alanı olarak adlandırılan kapılar, gök cisimlerinin manyetik etkisi ile oluşuyor. Kapıların 'görünmez, kararsız ve yakalanması zor' olduğu, herhangi bir uyarı vermeden açılıp kapandığı belirtiliyor. Kapılar açıldığında faal parçacıkları, yüksek bir hızda dünyanın atmosferinden güneşin atmosferine aktarabiliyor. Bu ise jeomanyetik fırtınalara yol açıyor.
Kapıları bulmanın şu anki tek yolu; Scudder tarafından keşfedilmiş bulunuyor. Scudder,NASA'nın Themis uzay aracı ve ESA'nın Cluster uydularından sağladığı bilgiyi kullanarakNASA'nın Polar uzay aracından gelen veriler arasında kritik ipuçları bulmuş.
2014'TE KAPILARI ALGILAYACAK ARAÇ, UZAYA GÖNDERİLECEK
Scudder, uygun donanıma sahip bir uzay aracının bu ölçümleri yapabileceğini ve kapıları algılayabileceğini söylüyor. NASA, Magnetospheric Multiscale adındaki görevi kapsamında böyle bir uzay aracını hazırlıyor ve onu 2014'de uzaya gönderecek.
Kaynak: Chip.com.tr

5 Ocak 2016 Salı

AŞKA DÜŞ

AŞKA DÜŞ


Zühdünü ko, aşka düş ehl-i cenan etsin seni
Piyr-i aşka kulluk et canane can etsin seni

Bir zeman bülbül gib efganın ağdır göklere
Şol kadar kıl naleyi kim gülistan etsin seni

Ar u namusun bırak, şöhret kabasından soyun
Giy melamet hırkasın kim ol nihan etsin seni

Yüzünü yerler gibi ayaklar altında ko kim
Hak teala başlar üzre asüman etsin seni

Verme rahat nefsine daim gaza-yı ekber et
Ka'be-yi dil fetholup darül-eman etsin seni

Gel Niyazi'nin elinden bir kadeh nuş eyle kim
Mahvedip nam u nişanın bi-nişan etsin seni
Niyâzî-i Mısrî

Hakk ilmine bu âlem bir nüsha imiş ancak, Ol nüshada bu Âdem bir nokta imiş ancak


“Âdem” den murad Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. "Nokta"dan murâd Hakikatı Muhammediye'dir. Hakikatı Muhammediye, zâtı ilâhiye ayna olduğu gibi, Hakk’a ulaşmağa da vesiledir. Bu nokta, kâinatın her bir cüz'ünde
seyran eder. Yine bu nokta, kâinatın her bir cüz'ünün varlık sebebidir. Allah Teâlâ'yı zikrederek bu noktaya yani Hakikatı Muhammediye'ye vâsıl olan kimse, Allah Teâlâ'ya vâsıl olmuş demektir. Ona itaat eden Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur. Şânı yüce olan Allah Teâlâ şöyle buyurur:



Hakk ilmine bu âlem bir nüsha imiş ancak,
Ol nüshada bu Âdem bir nokta imiş ancak.
Ol noktanın içinde gizli nice bin deryâ,
Bu âlem o deryâdan bir katre imiş ancak.
Âdemliğini her kim bulduysa odur Âdem,
Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak.
Bu zevki yeler herkes bulmaz veli her nâkes
Eren anâ Âdemde bir fırka imiş ancak.
Kim ol deme buldu yol vasl oldu Niyâzî ol,
Nâcî denilen fırka bu zümre imiş ancak.

Hakk ilmine bu âlem bir nüsha imiş ancak,
Ol nüshada bu Âdem bir nokta imiş ancak.

Hakk ilmine bu âlem bir sayfa imiş ancak,
Ol nüshada bu Âdem bir nokta imiş ancak.


“Âdem” den murad Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. "Nokta"dan murâd Hakikatı Muhammediye'dir. Hakikatı Muhammediye, zâtı ilâhiye ayna olduğu gibi, Hakk’a ulaşmağa da vesiledir. Bu nokta, kâinatın her bir cüz'ünde
seyran eder. Yine bu nokta, kâinatın her bir cüz'ünün varlık sebebidir. Allah Teâlâ'yı zikrederek bu noktaya yani Hakikatı Muhammediye'ye vâsıl olan kimse, Allah Teâlâ'ya vâsıl olmuş demektir. Ona itaat eden Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur. Şânı yüce olan Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O'na yedi gök ve yer ve onlarda olanlar tesbihte bulunurlar ve hiçbir şey yoktur ki, illâ O'na hamd ile tesbihte bulunur. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız. Şüphe yok ki, O halîmdir, gafûrdur. Anlayamazsınız.” İsra, 44

“Her kim Rasûle itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ'ya itaat etmiş olur. Ve her kim yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onların üzerine muhafız göndermedik.” Nisa 80

Basiret sahiplerinin beyânlarına göre, bu nokta, gerek ulvî ve gerekse süflî bütün âlemleri doldurmuştur. Evvel, ahir, zahir ve batın ondan ibarettir.

Ol noktanın içinde gizli nice bin deryâ,
Bu âlem o deryâdan bir katre imiş ancak.

Ol noktanın içinde gizli nice bin deryâ,
Bu âlem o deryâdan bir damla imiş ancak.

Marifet babının ilerisini heves
Ve bâdesinin remzi daim sana pes

"Bil ki tüm semavi kitapların esrarı Kur´ânı Kerim'de toplanmıştır, Kur´ânı Kerim'in tüm esrarı Fatiha'dadır, Fatiha'nın tüm esrarı Besmelededir, Besmelenin tüm esrarı 'B ب' harfindedir, ' ب ' harfinin tüm esrarı da onun altındaki noktadadır."
Daha sonra şöyle buyurdu : " 'B ب ' harfinin altındaki nokta benim. "  yani bu nokta remiz tarikı ile irad etmekten muradı budur ki; Cümle eşyanın hakîkati bir cevherden olmuştur. O cevher benim demektir. Kur´ânı Kerim yirmi sekiz harftir. Hepsinin aslı bir eliftir. Elifin aslı noktadır. O
nokta bu kesret yok iken var idi. İmdi vücudun olmadan, kaşın ve gözün ve cümle azan yok iken bir nokta idin. O nokta misali olan nokta zahir olmak istedi. Şehvet olup ana rahmine düştü. Gelip zahir oldu. Kadd’in elif gibi müstakim olup, elif oldun.
Başın o noktai Hakîkat oldu. Vücudun 'B ب oldu. Diğer azalar baştanbaşa bir harf oldu. Şimdi baştan ayağa Allah Teâlâ kelâmına sen agâh ol ki,  besmelenin sırrı senin vücudunda oldu. Yanisen seni bilmek, sana yeter demek olur. Bütün eşyanın evveli insandırVücudu harf mesabesindedir. Harflerin evveli ise eliftir.Elifin evveli noktadır. O nokta Kur´ânı Kerim’in başındaki besmelenin altında bulunur. Hz. Ali kerremallâhü veche “O nokta benim” der. Yani eşyanın aslı benim demek olur.Eğer Seni dahi bildin ve bilirsen, hakikatten agâh olursun.
Zât diye Hazreti Hakk’ın varlığına derler. Yani vücuduna derler. Bütün âlem onun zatından ibarettir. O zâttan zuhûra gelmiş ve O’na dönecektir.

Âdemliğini her kim bulduysa odur Âdem,
Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak.

Âdemliğini her kim bulduysa odur Âdem,
Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak.

Dervişin biri demiş ki, ben Şeyhimle yüzbin âlem gezdim, herbiri bu âlem kadar büyüktü. Doğru demiştir, zira Âdemliğini herkim bildi ise işte Âdem odur. Yoksa Âdem suretinde olup ta içi hayvan olursa o insan bir gölge gibidir. Aynı bir adam güneşe karşı durursa gölgesi yere düşer ve nasıl bir insan olduğu gölgesinden belli olur, tanınır.

Bu zevki yeler herkes bulmaz veli her nâkes
Eren anâ Âdemde bir fırka imiş ancak.

Veli! Her alçak bu zevki istese de bulmaz
Eren anâ Âdemde bir fırka imiş ancak.

Hakikate ancak hakikate ulaşmış bir Veli kul ile ulaşılır. O yüzden dikkat etmek gerek her ben veliyim diyen doğru yola götürmez. Ancak tevhit irfaniyetinde bu alemin özünün teklikten başka bir şey olmadığını yine tevhit irfaniyeti ile zevk edenler kurtuluşa ereceklerdir. Çünkü tekliğe ulaşan kişilere hesapta yoktur. Hesap varlığını yok edemeyenedir.

Kim ol deme buldu yol vasl oldu Niyâzî ol,
Nâcî denilen fırka bu zümre imiş ancak.

Niyâzî kim onu buldu deme vaslat yol oldu,
Nâcî denilen fırka bu cemaat imiş ancak.

Kim ki tevhit irfaniyetine kavuşur ise peygamber efendimizin (s.a.s) hadisi şerifinde bahsettiği kurtuluşa eren fırkadan olur. Çünkü bu aşk fırkasıdır ki kurtuluş ancak aşk ile olur. Kim aşk eri olursa o hakta fena bulur ve onun varlığı ile alemde varlık bulur böylece kurtuluşa erer. Allah (c.c) cümlemizi bu fırkaya katılanlardan eylesin


Tabii ki Allah (c.c) her şeyin en iyisini bilendir.

BULAN ÖZÜNÜ

BULAN ÖZÜNÜ

Bulan özünü gören yüzünü
Bir yüzü dahi görmek dilemez
Vuslatta olan hayrette kalan
Aklın diremez kendin bulamaz
Her şam u seher odlara yanar
Her benzi solar ağlar gülemez
Aşık olagör sadık olagör
Cehd eylemeyen menzil alamaz
Meftun olalı mecnun olalı
Bu Mısri dahi akla gelemez
 
Niyâzî-i Mısrî

Bulan özünü, gören yüzünü, Bir yüzü dahi görmek dilemez



Bulan özünü, gören yüzünü,
Bir yüzü dahi görmek dilemez.

Bulan özünü, gören yüzünü,
Bir yüzü dahi görmek dilemez.

Kendi özünün hak olduğunu gören kişi hakkın yüzünü görmüş olur ve bu hakikate varan bütün alemde de o yüzü seyir eder. Çünkü hakkın vechinden başka bir vech yoktur. Ancak ikilikte olanlar esmaları görürüler.Yoksa müsemmaya nazar eden esma bilmez.

Cümle esmadan müsemma görünür
Bu Niyaziden de Allah (c.c) görünür.


Vuslatta olan, hayrette kalan,
Aklın diremez, kendin bulamaz.

Vuslatta olan, hayrette kalan,
Aklın diremez, kendin bulamaz.

Vuslat hak ile bir olma durumudur. Bu hal gerçekleştiğinde kişi hayret makamına erişir ki burada akıl mat olmuştur. Çünkü akıl dünyevi şeylere bağlıdır. Halbuki Ahadiyet makamı tamamen Vahdet deryasıdır. Oraya akıl ile değil aşk ile gidilir. Aşk bedene hakim olunca akıl orayı terk eder. Zahiri aşkta da kul artık aklı ile değil hissi duyguları ile davranır.

Her şâm u seher odlara yanar,
Hem benzi solar ağlar gülemez.

Her akşam ve sabah ateşlere yanar,
Hem benzi solar ağlar gülemez.

Aşkın oduna yanan kullar her an onun ile olma isteği ile onu yad eder ve gözlerinden kanlı yaşlar dökerler. Artık dünya onlara zevk vermez. Artık ne yemek ne içmek ona bir zevk vermez. O hakkın vechini görme derdi ile dertlenmiştir.

Âşık olagör, sâdık olagör,
Cehd eylemeyen menzil alamaz.

Âşık olagör, sâdık olagör,
Gayret eylemeyen yol alamaz.

Aşık olmak istersen sadık olmak istersen gayret et. Çünkü ben aşığım demek kolay değildir. Bu yolda çok diken, taş vardır. Bunları göze almak gerekir.

Meftûn olalı, mecnûn olalı,
Bu Mısrî dahi akla gelemez.

Âşık olalı, mecnûn olalı,
Bu Mısrî dahi akla gelemez.

Kul aşık olduğu zaman aklı artık o bedende hüküm sahibi değildir. Çünkü akıl hakikati idrak etmez. Yalnız aşk hakikati ve hakkı idrak eder. Aşık olan kişinin adı dahi silinir ortada sadece aşk kalır.
Aşk olsun hu.

26 Aralık 2015 Cumartesi

Bizi Anlayan


Zatı-ı Hak'da mahrem-i irfan olan anlar bizi, 
İlm'i sırda bahr'i bi-payan olan anlar bizi. 
( Zât-ı Hakk'da irfân mahremi olan anlar bizi)
( İlm-i sırda sonsuz derya olan anlar bizi)

Bu fena gülzarına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i baki hüsnüne hayran olan anlar bizi.
(Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz)
(Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi)

Dünye vü'ukbayı ta'mir eylemekten geçmişiz,
Her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi.
(Dünyâ ve ahireti tamir eylemekten vaz geçmişiz)
(Her taraftan yıkılıp harab olan anlar bizi)

Biz şol abdalız bıraktık eynimizden şalımız,
Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi.
(Biz şu abdalız ki yakamızdan bıraktık şâlımız)
(Varlığından soyunup çıplak olan anlar bizi)

Kahr u lutf u şey-i vahid bilmeyen çekti azap
Ol azabdan kurtulup sultan olan anlar bizi.
(Kahr ve lûtfü tek şey bilmeyen çekti azab)
(Ol azabdan kurtulup sultân olan anlar bizi)

Zahida ayık dururken anlamazsın sen bizi,
Cür'ayı safi içip mestan olan anlar bizi.
(Ey Zâhid ayık dururken anlamazsın sen bizi)
(Sâfî bir yudum içip sarhoş olan anlar bizi)

Arifin her bir sözünü duymaya insan gerek,
Bu cihanda sanma kim hayvan olan anlar bizi
(Ârifin her bir sözünü duymaya insân gerek)
( Bu cihânda sanmayın hayvân olan anlar bizi)

Ey Niyazi katremiz deryaya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın umman olan anlar bizi.
(Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün)
(Katre nice anlasın derya olan anlar bizi)

Halkı koyup la-mekan ilinde menzil tutalı,
Mısriya şol canlara canan olan anlar bizi.
(Halkı koyup mekânsızlık yurdunda durak tutalı)
(Ey Mısrı şol canlara canân olan anlar bizi)



Niyâzî-i Mısrî

21 Aralık 2015 Pazartesi

SÜKUT...

Tasavvufî Ahlâk SAMT
Lügatte; dili tutmak, killet-i kelâm (az konuşmak), sükut, susmak, hamûş olmak, yani ihtiyaçtan fazla lâf etmemek anlamlarına gelir. Tasavvufta; sükut etmek ve kendine bir mecburiyet bulunmadıkça konuşmamak, konuşunca da ihtiyaç miktarı söz etmemek, susarak hakikâti kavramaya çalışmak, düşünmek için susmak demektir.
Samt iki türlüdür:
a) Zâhiri samt: Lisanın konuşmaması, yani dilin susup dünya kelâmı söylememesidir.
b) Bâtini samt : Zihnin ve kalbin konuşmaması, susması, Mevlâ’dan başkasını düşünmemesidir.
Tasavvufta sükut (kıllat-i kelâm) esastır. Seyr-i sülûke yeni başlamış bir sâlike, sükût idmanları yaptırılır. Zira bu önemlidir. Çünkü dil sükût ettiği halde zihin mâsiva ile meşgulse bu susma makbul değildir. Susma tefekküre dalmak için yapıldığında daha güzeldir. Büyükler himmetin sükut ile öğrenileceğini söylemişlerdir. Bunun yanında: “Söz gümüş ise, sükut altındır.”, “Kişinin selâmeti susmasındadır.”, ” Susması faydalı olmayanın sözü de faydalı olmaz.”, “Bana, benden olur ne olursa; başım rahat olur, dilim durursa.”, “Sözün gümüş ise sükutun olsun zeheb (altın); kemal ehli kemalâtı sükut ile buldu hep.” gibi halk arasında kullanılan deyişler de vardır.
Sûfiler, hâl diliyle konuştukları için konuşmaya fazla ihtiyaç duymazlar. Onlar his, fikir ve bilgilerini hâl diliyle (lisan-ı hâl) birbirlerine aktarırlar. Samt (az konuşma), az yeme, az uyuma ve züht ile birlikte olunca da sâliki abdal mertebesine yükseltir denilmektedir. Bir mürşit ise irşadı iki türlü gerçekleştirir. Mürşit, hem kitab-ı nâtık (konuşan kitap); hem de kitab-ı samt (susan kitap)’tır. Yani kimini konuşarak, kimini sükut ederek irşat eder. (1)
Susmanın bir ölçüsü vardır ki o da dindir, dinin emir ve yasaklarına göre harekettir. Yerinde ve zamanında susmak güzel olduğu gibi; yerinde ve zamanında konuşmak da önemli ve değerli bir meziyettir. Gerektiği zaman konuşmayan kimse, bu değerli meziyetten yoksun kalmış demektir. Nitekim: “Hakk’ı söylemeyip susan kimse, dilsiz şeytandır.”(2) buyrulmuştur.(3)
Susmanın çeşitlerini şu şekilde söyleyenler de vardır:
Büyüklerin huzurunda susmak: Huzurun edebi olarak bilinir. Yüce Allah: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size rahmet edilsin.”(4) buyurmuştur. Peygamber (s.a.v.)’den Kur’an dinlemeye gelen cinlerin, birbirlerine: “Susun!” deyip edeple Kur’an dinledikleri bildirilmiştir.(5) Bir çok ayette de Allah’ın huzurunda meleklerin, insanların ve bütün yaratıkların saygı ile sustukları, O’nun takdiri olmadan kimsenin konuşmaya cesaret edemeyeceği haber verilmektedir: “Kıyamet gününde Rahman’ın izin verdiğinden başkası konuşamaz. Rahman’ın izin verdiği de sadece doğruyu söyler.”(6) “O gün gelince hiç kimse O’nun izni olmadan konuşamaz.”(7) “Rahman’a saygı için sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitilmez.”(8)
Allah Teâlâ, müminlere Peygamber’in (s.v.s.) huzurunda da hiçbir konuda O’nun önüne geçmemelerini; O’ndan önce konuşmamalarını veya O’nun emri olmadan bir şey yapmamalarını emretmiştir: “Ey inananlar! Allah ve Rasûl’ünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işiten ve bilendir.” “Ey inananlar! Sesinizi Peygamber’in (s.v.s.) sesinin üzerine çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla yüksek sesle konuşmayın; yoksa sizi farkında olmadan amelleriniz boşa çıkar da siz hissetmezsiniz. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar var ya, Allah onların kalplerini takva için sınamıştır. Onlar için mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.”(9)
Dili yalan, gıybet, dedikodu, çirkin sözlerden korumak: İnsan bir çok belâya dili yüzünden uğrar. Dil, gönülde olmayacak yaralar açar. Nitekim Hz. Ali’nin: “Kılıç yarası iyileşir; ama dil yarası iyileşmez.” dediği rivayet edilir.
Yalan ve gıybetten korunmak için susan kul ile, kuvvetli bir şekilde ilâhî heybet tesiri altında bulunduğu için susan kul arasında ne kadar büyük bir fark vardır. Ömer b. Abdulaziz, yazdığı mektup hoşuna gidince onu yırtar, başka bir mektup yazardı. Güzel söz, kibir vesilesi olur diye endişe ederdi. Bişr b. Hâris ise “Konuşmak hoşuna giderse sus; susmak hoşuna giderse konuş.” derdi.(10)
Mücâhede erbabı, nefsin kendini övmekten, arkadaşlar arsında sivrilmekten hoşlandığını bildikleri için susmayı konuşmaya tercih etmişlerdir. Bu, ahlâkı düzeltme metotlarından biri olarak görülmüştür.(11)
Rasûlallah (s.a.v.) Efendimiz bir çok hadis-i şeriflerinde dilin açtığı zararları anlatmışlardır:
Muaz b. Cebel’in şöyle dediği rivayet edilir: “Ya Rasûlallah, söylediğimiz sözlerden ötürü cezalandırılır mıyız?” dedim. Buyurdular ki: “Ey Cebel oğlu, insanların burunları üstüne cehenneme yıkılmaları, dillerinin ürünü değil midir?”(12)
“Allah’a ve Ahiret gününe inanan kimse ya hayır söylesin ya da sussun.”(13)
“Kim dilini korursa, Allah onun açığını örter. Kim öfkesine hakim olursa Allah onu azabından korur. Kim Allah’a döner, özür dilerse Allah onu affeder.”(14)
“Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri bırakması, iyi Müslümanlığından (güzel ahlâkından)’dır.” (15)
Ukbe b. Âmir, Rasûlullah’a sordu: Yâ Rasûlallah, kurtuluş nedir? Rasûlullah (s.a.v.): “Dilini muhafaza et, evine git ve günahına ağla.” buyurdu.(16)
Susmanın ve az konuşmanın insana sağlayacağı pek çok yararlar vardır.
Muaz b. Cebel (r.a.) şöyle der: “Halk ile az, Hakk ile çok konuş. Mümkündür ki kalbin Allah Teâlâ’yı müşahede eder.”
Zunnûn-u Mısrî’ye kalbini en iyi koruyan kimdir? diye sorulmuş, o da: “Diline en çok hakim olan.” diye cevap vermiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in az konuşayım diye uzun seneler ağzında taş tuttuğu rivayet edilir.
İbn-i Mes’ûd (r.a.): “Dilden çok, hapsedilmeye lâyık bir şey yoktur.” der.
Ali b. Bekâr şöyle der: “Allah Teâlâ, her şey için iki kapı yapmıştır. Dil için ise dört kapı yaratmıştır. Dudaklar kapının dış iki kanadı; dişler ise iç iki kanadıdır.”
Hakim kişilerden biri şöyle demiştir: “Allah, söylediğinden çok dinlesin ve görsün diye yarattığı insana sadece bir dil, iki göz ve iki kulak vermiştir.”
Derler ki: “Sükut dilin iffetidir. Dil yırtıcı vahşi hayvana benzer. Onu sıkıca bağlamazsan sana saldırır.”
İnsanın durumuna göre samt üç türlüdür:
a) Avamın sükutu; dil ile,
b) Âriflerin sükutu; kalp ile,
c) Âşıkların sükutu ise; sırra ait hâtırlarını korumak ile olur.(17)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şu hadis-i şerifleri aslında konuyu hem çok iyi anlatmakta, hem de özetlemektedir:
“Az konuşmak güzel ahlâkın başıdır.”
Kaynakça:
1. ULUDAĞ, Süleyman; Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Samt, Hamûş, Sükut maddeleri.
2. “Ebu Ali Dekkak’ın sözüdür.” Kuşeyri Risale, s.258.
3. Kuşeyrî Risale, s.258 ; ATEŞ, Süleyman, İslâm Tasavvufu, s.222.
4. el-A’raf 7/204.
5. el-Ahkâf 46/29.
6. en-Nebe 78/38.
7. el-Hûd 11/105.
8. et-Tâhâ 20/108.
9. el-Hucurât 49/1-3.
10. Kuşeyrî Risale, s.259.
11. ATEŞ, Süleyman, İslam Tasavvufu, s.225.
12. Hâkim, Müstedrek, 2/413.
13. Buhârî, Edep 31,85, Rikak 23 ; Müslim, İman 74, lukata 14; Ebû Dâvût, Edep 123 ; Tirmizî, Kıyamet 50.
14. İhyâ Tahrici 3/139.
15. Tirmizî, Züht 11; İbn Mâce, Fiten 12.
16. Tirmizî, Zühd 60 ; İbn Hanbel V,259.
17. Kuşeyrî Risale, s.260-262.